Archive for the ‘Storia’ Category

Dangalak

Mart 13, 2010

Günlerden cumartesi, saat üç civarıydı, yemek yiyordum, NMG’den gelen telefon üzerine lokmaları boğazıma dizerekten evden çıktım. Ardından, arkadaşlarımız B.Ç ve M.G’le yolda karşılaştık, yürüdük, dolaşdık, yemek yedik. Yemeğin ardından NMG, BÇ’den tırtıkladığı iki lirayla eve döndü. Üç erkek kaldık. Biraz daha dolaşalıp dedik ve sahile indik. Deniz havası iyi, güzel, denize sıfır olaraktan oturduk. On metre yanımızda iki kızla, ganyan sevdalısı tipli herif ile güzel sevgilisinin garip hareketlerine arada bir göz ucuyla bakaraktan oturmamıza devam ettik. M.G’nin pekte umrunda değildi çevresi,  telefonunda mesajlaşmakla meşguldu. B.Ç ile yaptığımız çeşitli sohbetlerin ardından. M.G üşüdüğünü ve kapalı bir yere gitmek istediğini söyledi. B.Ç’de acıkmıştı McDonalds’a gitmeye karar verdik. B.Ç yemeğini yerken M.G’de mesajlaşmaya devam etti. Ben de düşüncelere dalmıştım. Derken alt kattan dört güzel kız merdivenlerden çıkıverdi ve aralarında en güzel olan sarışın kız “Afiyet Olsun” dedi. Düşüncelere dalmış olduğumdan, çok  da dikkat etmedim, zaten üstüme de alınmadım, yan masaya söylediğini düşündüm. M.G telefona öyle konsantre olmuştu ki olaylardan tamamen kopmuştu. BÇ de montunu giymeye çalışıyordu. Benim jeton iki saniye sonra düştü tam “Size de afiyet olsun” diyecekken kız döndü ve “Bunlar da dangalakmış” dedi. O sırada B.Ç montunun bir kolunu henüz giyememiş bir halde, gözleri pörtlek pörtlek kalakaldı bir kaç saniye boyunca. Sonra kafasını bana doğru çevirdi ve “Lan Burka, bize dedi galiba!” dedi. B.Ç montunu giydi başını öne eğdi. O sırada  M.G bir şeyler olduğunu farketti ve “Ne oldu?” diye sordu. Durumu izah ettik ve dışarı çıktık. B.Ç bin pişman bir halde söylendi durdu, dolmuşuna bindi ve evinin yolunu tuttu. Biz M.G ile yürümeye devam ettik. O da otobüsüne bindi. Ben de yürümeye devam ettim. Dünyanın belki de en düzgün, kültürlü ve sıcak kanlı büfecisi İbrahim ağabeyin yanına gittim. Bir çamlıca ikram etti bana. On dakika kadar sohbet ettik, sonra evime dödüm bin pişman bir halde.

Burka Bayram

Ecinni

Mart 5, 2010

Bir öğleden sonra, Burcu Hanım, hasta olan annesinin ricası üzerine tavuk almak için dışarı çıktı. Annesiyle vedalaştıktan sonra, evdeki diğer eksiklerini de almak için süpermarketin yolunu tuttu. Beş dakikalık bir yürüyüşün ardından süpermarkete vardı. Otomatik kapıdan içeri girdi, alacaklarını iyice düşündü ve alışveriş sepetini eline aldı. Evdeki eksiklerini tamamlayıp, bir de oğlu ve kocası için bisküvi aldıktan sonra tavuk reyonuna doğru ilerledi. Tam aradığı tavuğu bulmuşken, birinin onu parmağıyla dürttüğünü farketti. Sağına baktı kimse yok, soluna baktı kimse yok. Biraz aşşağı doğru bakınca Burcu Hanım başörtülü, uzun etekli, bıyıklı, gür kaşlı, yüzü kırışık hafif yaşlı cüce bir kadın gördü. Kadın, tavuğu göstererek Burcu Hanım’a “Alma, alma!” dedi. Burcu Hanım bu duruma çok şaşırdı. Ama yine de sepetine koydu tavuğu. Cüce kadın tekrardan “Alma, alma!” dedi. Burcu Hanım şaşkın bir şekilde “Neden?” diye sordu. Cüce kadın bu sefer de “Bugün alma, yarın al!” dedi. Burcu Hanım tavuğun etiketine baktı ve son kullanma tarihini bir kez daha kontrol etti. Fakat son kullanma tarihi de geçmemişti tavuğun. “Neden bugün almamak gerekiyormuş bu tavuğu?” diye sordu Burcu Hanım kadının son kalan tavuğu almak isteğini düşünerekten. Cüce kadın cırtlak sesiyle cevap verdi “Yarın indirim var bu tavukta!” diye. Burcu Hanım, hasta annesine söz vermişti. Cüce kadına teşekkür edip o tavuğu bugün pişirmesi gerektiğini söyledi ve süpermarketten ayrıldı.

Günler geçti cüce kadın soruldu soruşturuldu bulunamadı. Kimse de tanımıyormuş işin garibi. Kamera kayıtlarına baktığımızda ise orda Burcu Hanım’ın tavuk reyonunda yalnız olduğu görülüyordu…

Burka Bayram

Yağmur, Şemsiye ve Menopoz Teyzeler

Şubat 27, 2010

Yağmur, kar, serin hava benim için güzel havalar. Sıcağa, güneşe hiç mi hiç dayanamıyorum herhalde kuzeyli genlerimden kaynaklanan bir durum. Dışarı çıktığım zamanlar yağmurlu, serin havalarda, ne yazık ki umduğumu bulamıyorum şu İstanbul’da. Gönül isterdi ki sadece yağmur sesi olsun, sadece o yağmur sesini dinleyerek sokaklarda dolaşayım. Ama olmuyor öyle işte! Daha sabah okula gitmek için dışarı çıkmamla bozuk asfalttan arabanın birinin sıçrattığı suyla aldığım duş. Ardından otobüse binmek için girmek zorunda olduğum gölet, ıslanan ayakkabı. Pek hoş bir başlangıç değil. Vapura binmek için Kadıköy’e vardığımda ise yine aynı şey. Bu sefer otobüsten inerken bir gölet. Ardından da bu gölet izleyen diğer göletler. Onlara girmeme uğraşımın ardından, sonunda iskelenin olduğu meydana varmayı başarıyorum. Oradaki kaldırımlar nispeten düzgün. He bir de unutmadan sağlam gibi görünen tuzaklı taşlar da var basıyorsun, basınca su fışkırıyor. Herneyse, iskelenin önüne vardığımda olan manzara daha da korkunç ben yağmur sesi duymak istiyorum. Sağdan soldan bir sürü “Yağmura şemsiye! Yağmura şemsiye!” sesleri geliyor. Ne zaman bu sesleri duysam aklıma “Benim adım Yağmur değil” diye serzenişte bulunan bir bayan arkadaşım aklıma gelir. Bir keresinde de pasoları geç verip bir de akbil takdırmayan belediyeye söylenerek yolda yürürken. Bir “Yağmura Şemsiye’ci” arkamdan bana “Gonuşma, gonuşma!” demişti. Ulan pezevenk sanki sana o şemsiyeleri sağlayan belediye, bilakis zabıtalarıyla senin şemsiyelerini toplayan o belediye. Tam iskeleden girecekken bir adamda şemsiyesini açtı. Şemsiyenin suları yine bana sıçradı. Zaten bir erkeğin eline şemsiye hiç yakışmıyor, tabi fötr şapkası, takım elbisesi ve paltosu yoksa. Vapura binip biraz rahatladıktan sonra, bu sefer inerken ki kalabalıkta, şemsiye tutmayı beceremeyen menopoz teyzeler şemsiyelerini gözüme gözüme sokuyorlar. Bir gün gözümü çıkaracak bir menopoz teyze şemsiyesi ama bakalım ne zaman? Tanrı gözlerimizi menopoz teyzelerden korusun.